AKINCILAR
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

AKINCILAR

AKINCILAR FORUM
 
AnasayfaKapıGaleriAramaLatest imagesKayıt OlGiriş yap

 

 BİR LİDER ARANIYOR

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
4yüz80dokuz

4yüz80dokuz


Mesaj Sayısı : 275
Reputation : 9
Kayıt tarihi : 17/05/09
Nerden : istanbul

BİR LİDER ARANIYOR Empty
MesajKonu: BİR LİDER ARANIYOR   BİR LİDER ARANIYOR EmptyCuma Mayıs 22, 2009 8:23 am

BİR LİDER ARANIYOR

Selim Gürselgil

-Beklenen Nizam Dergisi (Ağustos-2003)-

GİRİŞ

Bazen öyle olur ki, bir devrin meydanlarında kıyasıya kötülenen adam, sessiz yığınların vicdanında yuva yapar. Kitlelerin sinesinde düğüm düğüm biriken bir çığlık, mırıltılar ve hırıltılarla geçen uzun vadelerin ardından, sonunda bir çığlık halinde patlayacağı ana kavuşur.

Sessiz yığınların, meydanlarda esen rüzgârlara muhalif bir yönü seçmeleri, tarihte ender görülen durumlardandır. Çünkü kitleler, tabii halde, bu şekilde yön tutmaktan hoşlanmazlar. Bu, gerçek bir kriz ânını temsil eder ve tek bir ses halinde, şöyle söyler:

“Bir lider aranıyor!”

Gerçekten, kötülenmiş adamlar, her zaman en kötü olanlar değildir. Her devrin, ancak kendisini iyice kötüledikten sonra, birine kötü demeye hakkı olabilir. Böyle bir kemâl anına ulaşmamış çağlarda, meydanlarda esen rüzgârlarla kuytularda biriken çığlıklar, her zaman birbirine muhalif yönde hareket eder.

Şüphesiz, kitlelerin vicdanında, her zaman iyilerin yer edeceğini düşünmek de doğru değildir. Belki de kitleler, meydanlarda kötülenene vicdanlarında iyi bir yer verirken, ahlâken en kötü olanı tercih etmişlerdir. Üstelik bu tercih, onlar için hiç de beklenmedik bir durum değildir. Bazen en kötüye, aralarında şöyle yer verirler:

“Bir lider aranıyor!”

Fakat buna dair deliller sunmak boşunadır. Kitlelerin çığlığına tercüman olan bir kimsenin, aslında ne kadar kötü bir kimse olduğunu meydanlarda delillendirmeye çalışanlar, sadece kötü bir talihe sahip kimselerdir. Çünkü kitlelerin çığlığında bayraklaşan bir isim, daima kötü bir vadenin karşısına çıkarılır. Bundan dolayı, onda kötülük aramak, samanlıkta iğne aramaktan daha zordur.

Bu da, demokrasi tarihinin, her zaman iki yüzlü bir değerlendirme gerektirdiğinin işaretidir. Birincisi, kitleler her zaman iyiyi tercih etmeyebilir. İkincisi, kitlelerin tercihinde, her zaman iyi bir yön bulunabilir. Özellikle, tarihin kriz ânını temsil eden ender zamanlarda, ikinci şıkka daha fazla şans tanımak, onun iyinin ta kendisi olmasa bile, iyiye dönüşebilecek en iyi şey olabileceğini akılda bulundurmak gerekir.

Bunun için, Hitler’in macerasından alınacak ibret dersleri vardır. Nasıl ki, Kur’an’da da, Âd, Semud, Lût kavmi gibi kötülerin, iyilere vereceği ibret dersine işaret edilir. İyi ve kötü, ancak ahlâk sahasında gösterilebilir ve bu saha sosyolojinin tâyin ettiği tepelerden de, kuytulardan da üstündür.



BİRİNCİ BÖLÜM: VİYANA KAPILARINDA

ZAFER DUYGUSU

Hitler, iki Alman devletinin sınırında bir küçük kasabada dünyaya geldi. Babası bu kasabada bir gümrük memuruydu. Köylülükten çıkıp memuriyete hak kazanmasını, hayatta kazandığı en büyük zafer sayıyordu. Hiç şüphesiz, bunu başardığı için kendiyle gurur duyuyordu. Fakat bir baba için zafer, oğlunun mürüvveti ile perçinlenmedikçe, gerçek bir zafer sayılmaz: Bu aksayan gurur, Hitler’in de babası gibi devlet memuru olmasıyla suya kanacaktı!

Devlet memurluğu? İki Alman devletinin yaşlanmış ve soysuzlaşmış, öz benliğinden utanmış, başkası gibi olmayı ideal seçmiş olanına mı? Hayata yapacağı en büyük iyilik, bir ân evvel toprağın üstünden altına geçmek olan, uğursuz Avusturya Hanedanlığı’na mı?

Hitler’e bu teklif, cehennem dâveti gibi göründü. Devlet memurluğu, onun his dünyasına göre, yeryüzünün “Gayya Kuyusu”ndan başka bir şey değildi. Ne var ki, yaşı henüz 11-12’yi aşmamıştı. Babasının bu teklifi, önce bir cennet vaadi gibi, sonra bir vecibe gibi önüne getirmesi karşısında, direnecek güçten yoksundu.

Buna rağmen, Hitler’in hayatla olan kavgasının ilk tohumları, tam bu yaşlarda, öz babasının fikrine karşı gelerek atıldı. Babasının zaferine inanmaması, babasını çıldırtmaya yetti. Onun hayâlini babasının alaya alması ise, bu henüz nasıl çarpacağını bilmeyen toy yüreğin, küçücük dünyasını zindana çevirdi. Lâf anlamaz ve dik kafalı babasına, kâh açıktan itiraz, kâh gizliden garez etti. Babasının olmasını istediği gibi olmamaya kesin şekilde karar verdiği gün, istikbalin “Führer”i, baba ocağından tarih sahnesine doğru ilk büyük adımını atmış olacaktı.

Bu ilk adım, çocuğun aile terbiyesi görmemesi ve sokağa düşmesi demek değildir; böyleleri büsbütün yok olur gider. Fakat biri esaret, öbürü hürriyet renginde olan, çifte kanatla uçmanın gerginliğini yüreğinde duyan çocuk, artık ailesi ve arkadaş çevresi arasında, kendine mahsus bir iç dünyası kurmuş olur. İşte çocukluğun zaferi, şahsiyet olmaya doğru ilk adımın atıldığı, bu iç dünyasının kazanılması sayesinde olur.

SEÇİLMİŞLİK DERSİ

Sözünü ettiğimiz intikal devresini, bir “azınlık” ve “muhalefet” psikolojisi içinde geçiren çocuklar, tarihin talihlileridir. Bu psikoloji aileden de, sokaktan da gelebilir. Hitler için, Avusturya gibi kozmopolit ve soysuzlaşmış bir çevrede Alman benliği duymak, aşağı yukarı budur. Kendine benzer arkadaşlarıyla bir araya gelip, dünyaya arada bir kafa tutabilmenin tadına varan çocuklar, büyümeden büyüklüğün duygusuna ererler.

Hitler’in kendine mahsus iç dünyası, babasının kütüphanesinde bulduğu bir kitapla, his plânından şuur plânına çıktı. Bu kitap, Almanlar’ın Fransızlarla yaptıkları muharebeleri ve kahramanlıklarını anlatan bir tarih kitabıydı. Tarih kitapları ise, gerek hadiseler, gerek şahsiyetler içinden, ancak “seçilmiş” olanlarına yer verir. Küçük, basit ve sıradan olanları, tarih mikroskop camına bile koymaz. Tarih dersi daima, büyük olanların ve büyük olmak isteyenlerin gıdasıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
4yüz80dokuz

4yüz80dokuz


Mesaj Sayısı : 275
Reputation : 9
Kayıt tarihi : 17/05/09
Nerden : istanbul

BİR LİDER ARANIYOR Empty
MesajKonu: Geri: BİR LİDER ARANIYOR   BİR LİDER ARANIYOR EmptyCuma Mayıs 22, 2009 8:23 am

İşte bu duygu, her zaman azınlıkta, her zaman muhalefettedir. Daha üstün ve daha haklı bir dünyayı istemek, çoğunluğun rüyasına bile sığmaz. Kalabalıklar için politika, kendi hayat şartlarının iyileştirilmesi arzusundan ibarettir. Ve ne mutlu o politikacıya ki, kalabalıkları, hayat şartlarının iyileşmesinin, ancak daha üstün ve daha haklı bir dünyayı istemekle mümkün olacağına inandırır. O zaman tarihin mürüvvet günü gelip çatmış, dünyada biriken kirlilik ve kokuşmuşluk son vâdesine adım atmıştır.

Genç Hitler’in, tarihin yüzünden okuduğu “seçilmişlik” dersi buydu. Bundan sonra, okulda aldığı tarih dersleri de, bu psikolojisini geliştirmeye yaradı. Kendine benzer bir avuç arkadaşıyla, okul avlusunun bir köşesinde toplanıp, “Cermenlerin Kurtuluşu” üzerine hayaller kurar oldular. Birbirlerine “Hayl!” diye Cermen selâmı verip, arada bir çevreye duyurmaya cesaret ederek, o günün yasaklarından olan bir marşı haykırmaya başladılar. Frenk mukallidi uğursuz Avusturya devletinin yıkılışı ve yerine milli bir Alman devletinin kuruluşu, bu toy “seçilmişler” kadar hiç kimseyi sevindirmeyecekti kuşkusuz.

Hitler’in kendisi, o günkü duygusunu, “Alman Avusturya’sına karşı derin bir aşk ve Avusturya devletine karşı korkunç bir kin” diye tarif eder. İhtiyar imparatorluğun yıkılmasına yönelik her türlü hareketi memnunluk ve sevinçle karşıladığını, o günün kendisi ve milleti için kurtuluş günü olacağını ve hemen arkasından “anavatan” ile birleşme gerçekleşeceğini düşünür.

Bu, her ne kadar toy ve saf bir hayâl olsa da, bir delikanlı için, duyulacak en derin heyecanlardan ve yaşanacak en güzel tecrübelerden biridir. Küçük hadiseler içinde kaybolanlar, dünyanın hep durduğu gibi duracağına, ilelebet böyle kalacağına inanır. Ama tarihin “seçilmişlik” dersini okuyan gençler, günün papazlarına Galile gibi haykırır: “Dünya dönüyor. Siz istemeseniz de!”

İNANÇ, KAOS DENİZİNDE!

Saf inanç, çok geçmeden toplum hayatının acımasız darbeleriyle bozulacak, kararacaktır. “Siyasî realite” ve “sosyal kanun”, bütün toy inançların, ahlâkların ve değerlerin katilidir. Bunların içinden geçebilen bir inanç, artık “yenilmez” olmanın tılsımına ererek, az çok “mukaddes” bir nitelik kazanır. Halbuki böylesi o kadar nâdir görülür ki, toplum hayatı içinde yıkılmayan, siyasi realitenin duvarına toslayıp paramparça olmayan inanç, bazı devirlerde, neredeyse imkânsızdır.

13 yaşından itibaren, istikbâlin Führer’inin yakasına da yapışan bir musibettir bu. Peşpeşe babasını, amcasını ve annesini kaybeder. Bunlar her ne kadar, şimdi aile zoruyla devlet memuru yapılma ihtimalinin kalmadığı anlamına gelirse de, oysa o kadar kesin başka bir hakikate işaret eder: “Bugün, bu merhametsiz dünya karşısında yapayalnızsın! Ne ev, ne arkadaş; rüyaların ve ideallerinden başka hiçbir silah bulamayacaksın!”

Hitler, artık o küçük sınır kasabasında kalamaz. Viyana’ya gidip, o küçük kasabanın sınırlarına sığmayan, kendi hayatını aramalıdır. Burada ilk büyük hayâl kırıklığı, mihmandarıdır. Uğruna ailesini ve devletini reddettiği; ihtilâlci, vatanperver bir ressam olmak hayâli, sosyal kanunun yeni bir hücumunda tuz ve buz olmuştur. Hitler, ancak mimarlık okuyabilecek, onu da binbir sefalet altında harçlığını çıkarırsa yapabilecektir!

Büyük şehir, 52 milyonluk imparatorluğun başkenti, bir taraftan eskinin şaşaasını yaşatmak istemektedir: “Aristokrasi...” Onun yanında yeni bir sınıf, yeni bir medeniyet tarzı, her şeye hâkim olmaya çalışmaktadır: “Burjuvazi...” Biri silahlı gücü elinde tutan eskisiyle, diğeri para kuvvetiyle tahakküm yolu bulan yeni sınıfın altında ise, o büyük acılar, tarifsiz sefalet, engin hayâl kırıklıkları ve misilsiz yozlaşmanın bataklığında yüzen yığınlar, yani “kaide” hayat sürer. Birine göre “avam”, öbürüne göre “proleterya” denen halk!...

Bir zamanlar Avrupa’sında halk, bu iki canavar elinde tatmadık acı bırakmamıştır. Papazlar ve soylular, zulüm canavarının eski başları; burjuvalar ise, Fransız İhtilâli’nden sonra yükselen yeni fikirlerin ve yeni değerlerin dayanağıdır. Adetâ bir cadı kazanı içinde, her geçen gün yeni bir değer hükmü ve yeni bir kuvvet rejimi, insanlık üzerinde alevlerini yükseltmekte, yığınları tutkuyla, öfkeyle veya korkuyla birbirine katmaktadır. 19. yüzyıl sona ererken, getirdiği büyük kaos, henüz akacağı mecraı bulmaksızın, kudurmuş bir deniz gibidir.

Bu denizde, bu denizin kirlerine bulaşmadan, saf bir inancı tutmak mı? Hitler’in 16 ve 17 yaşlarında meselesi budur.

SOSYAL KANUN

Tarih, insanlık denizinin yüzüdür. Bu denizin altı, ta dibine dek, “sosyal kanun”un amansız bataklığıyla kaplıdır. “Sosyal kanun” bütün ideallerin en yaman düşmanı olan halk gerçeğidir. Bu gerçeğin perspektifinden dünya, dümdüz, çırçıplak, ancak ve yalnız bu göründüğü gibidir ve her zaman öyle kalacaktır. Kısacası, “sosyal kanun”, tarihi, eskilerin ve uzaktakilerin masalları olarak görür; tek kelimeyle, inkâr eder.

Bunun yanında, Avrupa hâkimiyetinin de ne olduğunu anlamak lâzım. Hitler’in gençlik çağında, yani 19. asrın kapanmaya, 20. asrın açılmaya başladığı devrede, o artık burjuvaların iktidarından ibarettir. Bu sınıf, dünya hâmiyetine giden yolun olanca taktiklerini bu devrede temellendirmiştir. Milletler içinde açlığı önce doğurmayı, sonra doymanın yollarını göstermeyi bu devrede öğrenmiştir. Evvelâ bu bir maddî açlık şeklindedir ve yığınların maddî açlık yoluyla düşürüldüğü sefalette, burjuvaların yeni kraliyet sarayları ve emperyal kuleleri yükselmektedir.

Hitler, bu maddî açlığın yoğun işkencesine maruz kalırken, ruhuyla onun eline geçmemekle, tam bir ahlâk dersi verdi. Viyana’da tahsil gördüğü 5 yıl boyunca, inşaat ameleliğinden kunduracı çıraklığına kadar yapmadığı iş kalmadı. Kendi deyimiyle, bu devrede karnı bir gün bile doymadı. Buna rağmen, üç kuruş yevmiyesiyle kitaplar satın alabilmeyi, konserlere gidebilmeyi başardı. Burjuvaların önüne koyduğu o sosyal hastalığın pençesine düşmemek, gözünü “para hırsı” bürümemek, idealizm bakımından sevindiricidir.

Fakat, ideallerini yaşatmak isteyen gençleri burada bir başka tehlike bekler. Büyük şehrin her köşesi, sosyal hastalığın binbir sefalet ve rezalet tablolarıyla doludur. Burjuvalar, görülmemiş bir hırsla, toplum hayatının bütün iplerini eline geçirirken, aristokratlar feci sonlarının geldiğinden habersiz, hâlâ gününü gün eden eğlenceler peşinde koşarken; adamı ayyaşlığa, kadını bedbahtlığa, kızı fuhşa, oğlanı hırsızlığa sürüklenmiş büyük kalabalığa merhamet!.. Evet, bu merhamet, hemen hemen bütün idealistlerde kendini gösterir ve onlarda sosyal çözüm fikrini, yani “sınıf şuuru” dedikleri şeyi, yani sosyalizmi idealleştirmenin yolunu açar.

Nitekim, Hitler’in, evvelâ “sosyal demokrasi”ye doğru yönelmesinde, idealist merhametin bu “hilesi”, olanca açıklığıyla kendini gösterir. Ne var ki, sosyal demokratların mübalağalı sloganları, ardından onu kendilerinden yapmak için baskıları ve hepsinin arkasında sırıtan Yahudi dişleri, Hitler’i bir sosyal demokrat olmaktan alıkor. Hitler, halktaki yozlaşma alâmetlerinin en acı gelen örneklerini serin bir kafayla seyretmeye başladığı gün, “merhametin hilesi” dediğimiz bu şuur sapmasından da yakasını kurtarır.

Genç idealist, açlık-tokluk diyalektiğinin çelmesine takılmamakla, “sınıf şuuru”nun üzerinden adımlamış oldu. Daha sonra ideolojisini meydana getirirken, bunu inkâr etmeyecek, ona ancak kısmî bir gerçeklik tanıyacaktı. Sınıf şuuru, hakikatin bir kısmını dile getirirken, evet haklıdır; ama bütün hakikat değildir. Şu halde ondan daha üstün bir hakikat, daha doğru bir dâvâ ve daha yüksek bir şuur olmalıdır! (Bu şuuru, ne yazık ki Hitler, belki daha aşağı bir hakikat olan kavim ve giderek ırk dâvâsında bulacaktır.)

İstikbalin Führer’i, gözünü para hırsı bürüyen sefaletin pençesine düşmedikten sonra, bu noktada en büyük başarısını, burjuvalarla proleterler arasındaki “tamamlayıcı zıtlık”ı farketmek ve bu tamamlanan tabloyu tamamen reddetmekle sergiledi. Toplumda açlığı doğuran ve sonra onu doyurma yollarını gösteren burjuvalar, “kitlelerin isyanı”nda kendi hükümlerini yaşatıyorlardı. Kitlelerin isyanı, burjuvalara karşı mıydı, yoksa burjuvaların zamanı kokutma âleti mi? Hitler, bu paramparça figürler tablosunun resimlendirmeye çalıştığı “Yahudi suratı”nı, bu genç yaşta, Viyana sokaklarında keşfetti.

“GERÇEK”

Şimdi, bir adam beş parasız olabilir; ama ruhunun “hürriyet” buudu, hiçbir paranın ve para hırsının satın alamayacağı uzaklıktadır. Bunun gibi, diğergâmlığın pâklığı, tarih sahnesinde bulunacak çözümü, toplum yelpazesinde aramaya davet edebilir; bu da, önüne konulan “doğru” ve “yanlış” şıklarının ikisini birden reddederek, yeni ve büyük bir “doğru” bulup, onu tarih muhasebesine söyletmekle aşılabilir. “Gerçek”in tarih muhasebesi, tarih şuuru!..

Emil Zola’nın “Gerçek” isimli romanı buna tam bir misaldir. “Geçen yüzyılda” dilimize “Din-Laiklik Çatışması” adıyla tercüme edildi. Orada yürek parçalayıcı ve ibret verici bir hikâye etrafında, şu dâvâ dile getirilir: “Fransız İhtilâli’nin çocuğu olan, laik eğitim görmüş, tabii ve hazır aydın haline gelmiş, neyin ne olduğunu kavramış kimseler, daima “gerçek”i konuşur; buna karşılık, Fransız İhtilâli’nin geride bıraktığı, dinî terbiye görmüş kimseler, her zaman üçkağıtçı, menfaatperest, ahlâksız, dolandırıcı ve yalancıdırlar!”

“Gerçek”in böyle olduğu ülkelerde, elbette bu bir gerçektir; fakat “gerçek”in her yerde ve her zaman böyle sanıldığı yerlerde, bundan daha büyük bir yalan söylenemez. Emil Zola’nın sözkonusu eserinin, sadece dünya görüşlerini değil, aynı zamanda bütün bir dünyalarını çerçevelendirdiği Türkiyeli Sosyal Demokratlar’ın semtine “gerçek”in hiçbir zaman uğramamasının sebebi budur.

Hitler’in, Viyana sokaklarında yaşadığı “gerçek” tecrübesi, adeta Emil Zola’nın sözkonusu eserinin ikinci cildi ve rövanşı olmaya namzetti. Ve Hitler, her köşeyi tutmuş en acıklı sefalet manzaralarını istismar yoluyla, bir anda her köşede boy gösteren Sosyal Demokrasi’nin gerçek yüzünü görürken, sanki rövanşın baş kahramanı gibi göründü. Dinin ve ahlâkın boşalttığı kalelere “bilim” ve “eğitim” dedikleri yeni değerlerini dolduracaklarını haykırmaktan başka bir şeye aklı ermeyen bu yeni zaman şövalyelerinin, hem “yanlış”ları, hem “doğru”ları tamamen “gerçekdışı”dır!..

Sosyal Demokratlar, düzen içinde komünizmin “meşru” ve “makul” biçimi olarak görünmekten hoşlansalar da, “gerçek” asla bu değildi. Aslında Sosyal Demokratlar, karşısında görünmekten hoşlandıkları burjuvaların “meşru” ve “makul” sözcüleriydiler. Onların yatakları olan sendikalarla burjuvalar arasındaki “pazarlıklar”, onların mücadelelerinin bütün mahiyetini ele veriyordu. Ki arada birbirine muhtaç ve birbirini tamamlayıcı bir mahiyette, kolkola, gerçek düşmanlarına karşı mücadele ediyorlardı.

Burjuva düzeninin tabanını teşkil eden Sosyal Demokratlar, halka burjuva değerlerini öğreten ve çağ içinde burjuvaların fikirlerini empoze etmeye çalışan, onların “çobanları” ve “gardiyanları”ndan başka şey değildirler. Ne var ki Hitler’e lâzım olan “gerçek”in olanca mahiyeti değil, ancak propagandası için gerekli olan bir miktarıydı. Bu bakımdan onun tarih muhasebesi, biraz çarpık bir şuurun ideolojisi olarak tamamlandı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
BİR LİDER ARANIYOR
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Kırgız Lider: Salih Mirzabeyoğlunu lider olarak görüyoruz.
» YARATICI, İKİ TİP LİDER VAR ETTİ

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AKINCILAR :: SERBEST KÖSE :: Diğer Bölümlere Uymayan Konular-
Buraya geçin: