AKINCILAR

AKINCILAR FORUM
 
AnasayfaKapıGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Üstad - Kumandan başbaşa...

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
keyfiyet

avatar

Mesaj Sayısı : 224
Reputation : 16
Kayıt tarihi : 18/05/09

MesajKonu: Üstad - Kumandan başbaşa...   Çarş. Nis. 28, 2010 7:24 pm

17 Ocak 1983

-I-

Bütün büyük oluşların gerçeklendiği Pazartesi günü... O gün ve ondan nakiller halinde, hafif dalgalı denize vuran güneş ışığından pırıltılar gibi, ömrüm boyunca takip edeceğim «BÜYÜK OLUŞ METODU»ndan işaret taşlarını gösteren birkaç çizgi... Bunun içtimaî mânâsı ve tezahürü şudur:

- «Toprak seviyeli, derinliğine ve genişliğine insan meselelerinin halli içinde, has oda sırrına giden yolu göstermek!»

-II-

Üstad’ın Tercüman gazetesi için hazırladığı Ramazan sayfasında, ben de «İstikbâl İslâmındır» isimli bir tetkikle görüneceğim... Bana verilen müddet Şubat başı olmasına rağmen, 17 Ocak’tan bir hafta önce gece-gündüz insanüstü bir gayretle çalışıyorum... Arkadaşlara ve yakınlara söylediğim şu:

- «Belli olmaz, isteyiverir!»

Nitekim isteyiverdi!

Bu hadise, güya alâkalı olduğu adamın lâfını kapıdan çıkarken unutan bunaklara ve kalpazanlara ibret olsun.

-III-

Eserin tamamlanmış olmasiyle pek ilgilenmeden soruyor:

- «Tamamladın mı eseri?»

- «Tamamladım efendim!..»

Memnuniyetini izhâr ediyor:

- «Benim için mânâsı yeter; ruhunda nizâm şiiri... Koşa koşa getiriyorsun.»

- «Okuyayım mı efendim?»

- «Biraz konuşalım bakalım halinden bahsedelim... Ne kadar çok düşünüyorsun, ne kadar çok... Uykumda bile uyanıkmışım gibi net düşünüyorum. Bir şey söylüyorum, karşılını da ben veriyorum... Büyükler karşılarındakinin derdini üstüne almaktan öyle hoşlanırlardı ki... Biri karşısındakinin hastalığını üstüne çekiyor ve bu yüzden vefat ediyor. Suya düşen müridinin hali aksedip de tiril tiril titreyen... Neler, neler...»

-IV-

Baba katili kılıklı hissizlere hitabetmeyen mânâm... Ki, onun mânâsı:

- «Elime daha erken geçseydin... Benim daha dinç olduğum bir zamanda... Ama bir şey farketmez; bu işler böyle oluyor!... ELİME BİR GENÇ GEÇTİ, PİR GEÇTİ; KENDİ GELDİ!.. İNŞALLAH SENİ BEN YETİŞTİRECEĞİM!..»

-V-

Mazimin özeti, halimin ifadesi, vuku bulacakların teşhisi... Kimin şefkatini celbediyor ve ne türlü ediliyoruz:

- «Memnun olmalısın... Ben 30 yaşlarındayken geçirdiğim buhranda, beni kurtarıcı ayet şu oldu... Dikkat et:

- «Allah hiçbir nefse taşıyacağından fazlasını yüklemez!»

Demek ki, o yükü taşıyabileceğin için veriyor... Sevinmelisin!

Goethe’nin bir sözü var:

- «İnsanlar bir kere büluğ ıstırabı çekerler, dehalar hep yeniden...»

Benim çilem hep devre devre oldu!»

-VI-

Nefsi hep yeniden kurban, yani dehâ, nefsi fedanın hakikati üzerinde insanoğlunun varoluş gayesine erince, «dehâ» diye vasıflandırdığı «diğerleri» ile mukayese ediyor:

- «Bu kadar zaman kimlerin elinden tuttum, kimlerin... Yazı yazdım, onları kabul ettirmeye çalıştım... Baştanbaşa yazıları elimden geçti... Ama motor yok... Mayada olmadı mı olmuyor! Allah kullarını da istediği gibi yarattı. Çok şükür, özlediğim gencimi, dostumu gördüm... Eğer O’nu (Abdülhakim Arvasi Hazretlerini) görseydin daha iyi olurdu ama, olsun...»

***********

-VII-

Tek tük cümleler ve uzun sükûtlar içinde olup bitenler:

- «Sıkılmadığım tek insansın... Şimdi burada (...) olsa, ne konuşayım ben? İyi, hoş ama, olmuyor... Halbuki biz, leb demeden leblebiyi anlıyoruz; ruh... İnsan 40 sene beraber olduğu insanla bile anlaşamıyor... (...) Görüyorsun halimi, senden hiçbir şey saklamıyorum; mintanımın içindeki lekeyi bile gösteriyorum... Bizi anlamazlar; «ben de sizin gibiyim» diye, onlar gibi olduğumu göstermek için taklit yapıyorum sanki... Sonra büsbütün çileden çıkıyorum!»

Mangır yürekli, küt kafalı ve hanım tabiatlı soyunu esirgeyen bir telâş içinde, bahsi kendime çeviriyorum:

- «Efendim, bu bende çok kuvvetli bir his... 1973-74’de, sanki ortalıkta ceryan varmış gibi hisle hiç sokağa çıkamaz hale gelmiştim... Şimdi de kapandım; insandan kaçıyorum, sıkılıyorum... Bu yüzden bir ara (1970-71) ablam, beni psikoloğa görünmem için iknaya çalışıyordu... Tepki gösterince haklı olduklarını sanıyordu... Anlamıyorlar!»

- «Sakın ha! Ruh kamaşması içinde insan küfre kadar düşer; bu hali anlamazlar. Öyle ilaç milaç... İnşallah benim elimden olur.»

- «Şimdi değil efendim; o, benim ruhî tahlilimi yapmaya kalkarken, ben onun... Ruhîyatçılar ruhtan anlamıyor!»

-VIII-

İSTİKBÂL İSLÂMINDIR isimli eserimi okuyorum. Gözleri yarı inik ve tebessümlü dinliyor. «Güzel, güzel!» derken, birden sesi değişti:

- «Tamam, anlaşıldı... Büsbütün mücerrete dalıyorsun, olmaz! Şekere bulayıp yutturacaksın... Bu, saf fikir; sen bana yazıyorsun. Yeniden gözden geçir!»

Fikir maddesini üreten bir mihrak birliğinde, kumaşı ve kumaşım:

- «Benim kumaşım mücerret... Ama bu adi insanlar mücerret fikirden yüzüne sigara dumanı üflenmiş gibi tiksinirler... Önce Kaptan Kusto’yu vereceksin...»

- «Onu sonra verdim efendim!»

- «Olmaz! Ortada bir hakikat var; önce gongu çalacaksın, herkes dönüp bakacak, sonra fikri vereceksin... Sen bana yazıyorsun, yani, önce «vay anasına!» diye ilgilenecekler; gazetecilik yapacaksın... Adamlar bakacaklar, bir takım mücerret fikirler; kimse okumaz! Öbür adamlar zaten paradan başka bir şeyden anlamazlar... Ne dediğimi anlıyor musun? Sende benim bu zamana kadar yokluğundan en çok şikâyet ettiğim mücerret fikir istidadı çok fazla... İfrat halde tecrit var! Herşeyde kıvam; kıvamı bozmayacaksın...»

- «İfrat halde olduğunu biliyorum efendim!»

- «Tamam, çok güzel söylüyorsun; ifrat... Önce müşahhas bir realiteyi ortaya koyacaksın, sonra mücerret fikri massedip-yedirip yutturacaksın. Sana Akıncı Güç için de söyledim, Rapor’da da söyledim; aleladeyi bırakıp çok mücerrete dalıyorsun, anlamazlar! Ben mücerretler adamıyım, benim kumaşım mücerret... Benim hayatımı yazarken en dikkat edeceğin husus da bu; ben hep yedirdim, indim, hatta fazlaca indim. Bu millet saf fikirden anlamaz!.. Ama fikre de kıymamak lâzım. Benim yazılarımı anlamadıklarını söylüyorlar; dönüp tekrara okuyorlar... Ben öyle anlaşılmaktansa, böyle anlaşılmamayı tercih ederim!»

Kafama kelimelerin yetişmediğini yazılarımın suret üstü mânâsını sezerek söyleyen o.

-IX-

Müjdeli emir, elime verilen ruhî yolumun haritası:

«Kuru sıkı pohpohçular... Pohpoha bakmam, kıymeti yok! Benim hayatımı yazabilecek tek insansın... Tek kelimemin bile israf olmadığına inandığım tek sen varsın; Sokrat ve Eflâtun gibi... Eflâtun eserlerinde hep Sokrat’ın fikirlerine yer verdi; ondan öğreniyoruz!»

-X-

«Bunu kimseye söyleme!» diye emrettiği, ancak benim söylemem gerektiğini sandığım bir rüyası; onun hakikatini belirtme borcum!

İncelik şurada: Dava rüyanın anlatılıp anlatılmamasında değil, doğrudan doğruya bana «söyleme!» demesinde. Burada ona nisbetle ben ve doğrudan doğruya onun «misyon»u var! Buradaki «söyleme!» demesinin pahasını da, «söylenenler» içinde değerlendirin; buna nisbetle anlatıyorum!

Nefs hilesi yapıyor gözükmek istemem: Onun hakikatini ortaya diker ve kendi nisbet ölçülerimi belirtirken, eğer kendi hakikatim de görünüyorsa, bu doğrudan doğruya Allah’ın «verdiği nimeti açıklama» borcumun yerine getirilmesidir. Benim yolum da bu!

- «Efendi Hazretlerinin yakınlarından Sabri Bey hastaymış... Aşkımın hedefi... Ne olacağı bilinmez ama, insan birkaç mevsim daha yaşamasını istiyor. Çok iyi rüya tabir eder, korkunç! Rüyamı anlattım: Bir imamın arkasında namaz kılıyorum... Bu kadar! «Efendi Hazretleri seni ehl-i beyti kabul ediyor!» dedi. En yakını... Kimseye anlatma!»

Yüzü mahçup bir renk içinde:

- «TEK KELİMEMİN BİLE BOŞA GİTMEDİĞİNE İNANIYORUM!»

Esrarlı ve ısrarlı bir sesle:

- «Keyfiyetleri Allah’a havale ediniz!»

Israrla üzerinde durması dikkatimi çeken, dil bahsini «ruh ve ruhî» roman olarak görüşümün bütün inceliklerini kapsayan sözü:

- «Bir rüya gördüm: Efendi Hazretlerinin yüzünde «BEN» vardı. Telefonla sordum; öyle... Ben sağlığında «ben» olduğuna dikkat etmemiştim; hiç hatırlamıyorum «ben» olduğunu...»

************

-XI-

Necip Fazıl gibi bir «fikir çilesi»nin remzi ve «fikir haysiyeti»nin heykeli, «fikir çehremin» hakikatini çerçeveliyor:

- «Benim yanıma bugüne kadar hep budala hayranlık tavrı gösterenlerden başka kimse gelmedi... İş yok!.. Benim için bana karşı gelecek, arkamdan kavgamı yapacak, fikrini ileriye sürecek... Başımı dizlerine koyup yatarken, sırtımdan emin olabileceğim bir dost... Çok şükür buldum!»

-XII-

Uyanıkken horlayanlara mukabil, uykuda «fikir mesaisi» devam edeni anlayan soruyor:

- «Uykuların nasıl?»

- «Efendim, uykuyla uyanıklık arasında, bilmiyorum... Ne uyku, ne uyanıklık; rüya mı, yoksa uyanık mıyım, anlayamıyorum! Bazen net olarak yazı okuyorum ve kalkınca tesbit ediyorum...»

- «Tamam işte, benim de öyle oluyordu... İki-üç yaşlarını hatırlıyor musun?»

- «Çok net... Ama o kadar küçük olduğum için üstünde durmamıştım...»

- «Allah, Allah!.. Ben de çok iyi hatırlıyorum!»

-XIII-

Sorması üzerine kendi rüyalarımın söylemekten çekingenlik duyduklarımı atlayıp, (ki ayrı bir nefsaniyet belirten yanlış bir tutum.), bazılarından bahsedince:

- «Kimseye söyleme bunları!»

Ah ben! Dilimi tutabilseydim!

Israrlı bir sesle:

- «En yakınına bile! Eşine bile anlatma! Yalnız bana anlat halini... İnceler incesi bir yol üzerindesin! Kimi hiç rüya görmez. Efendi Hazretlerine söylediğim zaman, «onlarınki hayvan sıhhati» dedi.»

Gayret göstererek kendisiyle ilgili bir rüyamı anlatınca, daha önce de olduğu gibi yorumsuz geçiştiriyor. İşte bu yorumsuz geçiştirmeler yüzünden çekingenlik duyuyordum. Oysa, öyle davranıldığını ve bana düşenin sadece anlatmak, yani yorum beklememek olduğunu anlayamamıştım!.. Edep korkusundan düşülen edep noksanlığı!.. Cahillik!..

-XIV-

Bindiği arabanın türküsünü çalan soysuzlarla, İslâmı ticarî meta olarak gören işkembecilerden ayrı yanımız:

- «Sizin çocuklarda ticarî bir nosyon yok... Anlamıyorlar. Bir bakıma böyle olması iyi... Paranın kokusuna alışanlar malûm; feci! Ama parasız da olmuyor; kapattığınız iyi oldu, tam kadro olarak beraber çalışrız.»

-XV-

«Bilen»e nisbetle «bilinen»; insan aksiyonu ve kuşatan... Çözdükçe çözülecek olanı doğuran bilmece gibi, vardıkça varılacak olanı işaretleyen esrar:

- «Ne kadar büyük esrar... Bir şeyi kuşatıyorsun, hemen orda başka bir şey teşekkül ediyor; sonra ordan geçiyorsun, orda teşekkül ediyor, takılıyorsun filân... anlıyorsun değil mi? Allah’ın esrarı...»

- «Evet efendim... Aklın kabul ettiği yerde de sıçranılamıyor...»

- «Ne güzel... Ruhlarımız ne kadar benziyor! Tasavvufta maddeye kesafet ruha letafet derler... Mutlak tevhid mümkün değildir. Zevken idrak davası...»

Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin hakkında buyurduğunun aynının bana yöneltiyor:

- «10 sene önce gelseydin, herşey başka olurdu... Ama kader!»

-XVI

İçeriye oğlu Ömer girdi; gözüne ilaç damlatacak... O ise, ruhumu nakışlandırmakta devam ediyor:

- «Bu gözüme de şöyle böyle diyorlar, bir teşhis koyamıyorlar... Tabiî nefsimizin bir hakikati var, ama herşey ruhta... Bir sinirleniyorum ayağa kalkamıyorum...»

Gayret gösteriyorum:

- «Eşya ruha tâbi...»

Hamaratlığımın farkında:

- «Benim en yakınım sensin, işte o kadar! Gece, gündüz, ne zaman istersen gel... Bu ev senin! O eseri de çalış, tamamla!..»

-«Başüstüne efendim!»

-XVII-

Fikir mihrakı ve fikir mihrakına bağlı intikal mihrakı olarak devredilecek olan, mânâda nesep bağı... Mânâda öz baba ve öz oğul!.. İnceliklerini, tecrit ve tehassüse misâl bir şekilde diğer eserlerimde işaretlediğim bir bahis ki, sözün söyleyene nisbetle değerlenişine ait:

- «İsmini benimsedin mi, böyle mi devam edeceksin?»

- «İlk ismim bu efendim...»

- «İyi; zaten öyle başlamışsın, öyle devam ettirmen uygun olur... İleride hayatını da öyle yazarlar...»

**********

-XVIII-

Yakınları büyüklerde o türlü fâni olurlardı ki, yazdıkları mektuplara büyükleri tarafından sadece imza atmak kalırdı. Efendi Hazretlerinin, Üstad’ın makalesini «altın ile yazılacak yazı» diye imzalamasını düşünün... Bu çerçevede İSTİKBÂL İSLÂMINDIR isimli eserimin mânâsı:

- «Senin de benim imzamla bir eserin olsun... İmzamı atabileceğim eser. Sonra Büyük Doğu yayınlarından basarız... Büyük Doğu markası altında benim imzamdan sonra ilk defa basılacak... Büyük mânâsı var!»

- «Çok büyük efendim!»

- «Anlıyorsun işte!»


23 Nisan 1983

-I-

Eskilerin «cânfeza», yani «gönüle ferahlık veren, can attıran» dedikleri, Nisan ayının 23. günü... Bir gün öncesi hayatımın bellibaşlı mühim günlerinden biri; nihaî şeklini vefatından sonra bulan «Kayan Yıldız Sırrı» isimli şiirimin şu mısraı:

- «Gümüş renkte duruldu varolmak kuruntusu!»

Akşamüstü deniz kenarında ne mazi, ne istikbâl, anın rüya oluşunu yaşayan gerçek... Elle tutulur bir musiki ahengi içinde, aynı şiirimdeki şu mısra:

- «Ruh nisbeti bir harman ışık içinde oyun!»

His ve seziş davası; nasıl ki rüyada bir kurbağa görülse ve kalbe yılan olduğu gelse, veya yılan görülse de kalbe hissi gelse... Bir doğuş.

Üstad’ın kapısındayım:

- «Selâmunaleyküm Üstadım!»

- «Ooo! Aleykümselâm! Beni görmeden nasıl yaşayabiliyorsun sen? Gel Sevgilim gel!»

10 gün kadar önce telâşesi vardı ve çok sıkıntılıydı... Bugünse müthiş neşeli!

-II-

Uyarılıyorum:

- «Ben seni lâzım olunca hemen nasıl bulayım? Telefonun yok mu?»

- «Yok efendim... Arkadaşlara haber verirseniz...»

- «Olmuyor ki; acele lâzım oluyorsun... Dün buraya geldiler... Faslı mı, Cezayirli mi... Şairmiş, fikir adamı... «Hakkınızda yazılanları okuduk, görünce öyle bulduk; mutmain olduk» dediler... GÖRÜNMEN LÂZIMDI. Burada olsaydın çok iyi olurdu; MAYAMIZ TUTTU! Ama, Arabistan işi kaldı biliyorsun...»

- «Bilmiyorum efendim...»

- «Duymadın mı? İyi oldu bir bakıma... Adamlar beni dünya çapında büyük aksiyonu tezgâhlama yerine, edebiyatçı bilmeme ne diye çağırmışlar... Edebiyat ne? Ben aksiyon adamıyım... 40 senedir kavgasını yapmışım, telif hakkım var. O adamı da çağırmışlar...»

- «Hamidullah...»

- «Zararı yok... Geride dururdu. Bunlar işin lübbünü anlamıyorlar... Verselerdi ya 5-10 milyon. Verebilirlerdi, para çok... Burada bir gazete çıkaralım. Gerçi bu paraya çıkar mı bilmem...»

Epey zaman önce sözkonusu olan bir mesele. Beraber gidecektik veya kendisini temsilen ben gidecektim. Niçin gidemeyeceğim meselesini hatırlattıktan sonra, zamanı gelince düşünürüz kaydıyla askıya alınan dava, tamamen kapandı.

- «Bir faaliyet var İslâm dünyasında... Ama dediğimiz gibi, zirvesi küfür, tabanı mümin... Ne yapacaklarını bilmiyorlar...»

-III-

Vefatından sonra, pişkin kellesinin asılı olduğu köşebaşından sümüklü ağzıyla onu methetme görüntüsü içinde «memuriyet»inin icrasını yerine getirerek tek cümleyle bizi de harcayan (!) kıytırık ve yüzsüz muharrir hakkındaki hüküm ve hiddeti, benzerlerine emsâl teşkil edecek mahiyette ve önceden haber vermeye de misâl teşkil edecek mahiyette ve önceden haber vermeye de misâldir:

- «Puşt! Sen kimsin be, benim karşıma geçecek... Ne ilmin var, ne fikrin... Üslűp bile yok adamda! Tashih yapmaktan aciz köpek, benim karşıma çıkıyor... Güya benle rekabet yapacak. Bana yaptığı kaç dolu namussuzun; bütün yaptıkları var burada... (Büyük zarfları işaretliyor.) Hain, hain...»

Kendisiyle seneler önce 3-5 dakika konuşmuş olan, Osmanlı Mimarî üslűbunun üstadı rahmetli Cevat Ülger (Karamehmetler) ağabeyimiz, o zaman hükmünü vermişti:

- «Öküz gibi bir tip... Kardeşim bu adamları nerden bulup çıkarıyorlar?»

Öyle ya!

-IV-

- «Beni karşılarına almak istemezler, onlar için kötü olur. Ben iki mısra ile ramazanın bütün ruhunu göstererek görüneceğim; aynı parayı verecekler... Farketmez, beni daha çok yükseltir...»

- «Bu parayı kimseye vermezler efendim...»

- «Katiyyen... Söyledim; Ramazan sayfasına (Ergun Göze’nin) koyarsanız geri alırım... Ön sayfada olacak. Senin eserini de Büyük Doğu yayınlarından basarız; onun kadrosuymuş gibi görünmeni istemem... Milyar verseler vermem! Bir haysiyeti var... Büyük sentez... Onun yanında olmaz!»

Kadrosu olması bir yana, kadromun selâ vereniyle bile selâmımı keseceğim adamların kadrosu olur muyum hiç?

-V-

Tamamı 36 parçayı bulan şiirleri ve onlarda toplu, her dem taze açılışların ipuçları:

- «İkimizi anlatıyor şiirlerim, bayılacaksın... «Ölmeden önce nefsini hesaba çek!»... Nefs muhasebesi! Ben yaşadığımı, fikrimi, şiirimde de yazarım... Yaşamak lâzım!

Şerlok Holmes’i yazan... Kimdi o? Büyük resim koleksiyonu vardı...»

- «Hatırlayamadım...»

- «Neyse... Polisiye roman. Ama onda basit hadise anlatma değil... küçük şeylerin arkasını kurcalıyor. Gerisi hep onun kopyası.»

- «Teferruatçılık şuuru...»

- «Evet. Kelimesine bir gazeteden bir altın alıyordu... Uzatıyor... Hissettirmeye çalışıyor, hani «fazlalıklar» filân diye. «Hangisi?» diyor; gösterin! Cevap veremiyorlar, utanıyorlar, «hık, mık»... «Ben buldum!» diyor: «Bakın, iki kelime!»... İsmini gösteriyor! Şöhret... Nerde bizde sanatkâra, fikirciye...»

- «Size verdiklerini kimseye vermezler efendim...»

- «Vermezler! Mısraı 7-8 bin liraya geliyor... Kelimesi 800-1000 lira... Fikir ekmek gibi. Hayatım boyunca fikire değer verilmesinin kavgasını yaptım... Fikir haysiyeti.»

-VI-

Eserimi soruyor:

- «Kitap kaç sayfa?»

- «Günde iki sayfa demiştiniz, ona göre ayarlamıştım...»

- «Yani daralttın... Rahatça yazabilirsin... Acelesi yok; yavaş yavaş tamamla. Elimizde Efendi Hazretlerinin notları var...»

Gözden geçirmek üzere geri aldığım eseri, istediğim şekilde işleyebileceğimi söyleyerek, ondaki tercüme bölümünü de verdi.

-VII-

Ayrılma vakti geliyor:

- «Beni ihya ediyorsun... Sakın ihmal etme, herşeyini bana anlat. Sadece saf fikir konuşalım... Babana selâmlarımı söyle!»

Birkaç seferdir babamla ilgileniyor. Acaba niçin? Geçen gelişimde «senin babanda bir anormallik var mı?» diye sorunca, «hayır!» dedim ve ne demek istediğini anlamadım. «Yani normal. Benim babama deli Fazıl derlerdi... Kanı kaynıyor!» Tamam şimdi oldu.

Ve bir hadisin edasında olduğunu anlıyorum.

********************

12 Mayıs 1983

-I-

Günlerden Perşembe...

Ahmet Arvasi Beyle birlikte, etrafında 8-9 genç...

- «Efendim, kalabalık, rahatsız etmeyeyim!»

- «Görüyorsun işte! Mehmetle bir çay iç, şimdi gidecekler...»

- «Sonra gelirim efendim...»

- «Bekle! Görüşeceğiz...»

-II-

Kalbimde olan, dilinde:

- «Bende bugün-yarın bekliyordum... O gün (rahmetli olan Serdengeçti ve yanındakiler), ok gibi fırlayıp gittin...»

- «Yer kalmadı efendim...»

- «Yer filân değil, üç-dört kişiden yer kalmaz mı? Ruhî bir şey, anladım ben... Eee... Nasılsın? Ne durumdasın?»

- «Hamdolsun, iyiyim efendim!.. Eseri tamamladım...»

- «Haa yaşşa! Böyle çalışman çok iyi, hemen basalım, hemen, hemen! Dergiyi getirdin mi?»

- «Getirmedim efendim...»

- «Getir, ondan kapak yaparız...» (Kusto’nun resmi var.)

İçeriye, oğullarından Mehmet giriyor.

- «Bu tamamlanmış...»

Mehmet, «şimdi çok fenayım» gibi bir şey söyleyerek telâşla çıkıyor.

-III-

Sıpa soyunun, ellerinden geleni ardına koymamalarına rağmen engelleyemedikleri, hesap günüde de hesabı sorulacak dava:

- «İSTİKBÂL İSLÂMINDIR! Ne güzel bir mevzuun var... Allah ne kadar ömür verir, daha ne kadar yaşarım bilmem. Ama senin bizim davamızda bir hayli hisse olarak görünmen lâzım... Zaten benim bir takdim yazım olacak... Bütün hüviyetin görünecek.»

- «Allah mahçup etmesin efendim...»

- «Öyle, öyle! Benim yanıma senin gibi kimse gelmedi... Cins zekâ... Yüzüne karşı methetmem olmuyor ama, kanıma girmişsin! Derinliğine, kanıma; bunu görüyorum... Hayatımı sen anlıyorsun... Bu böyle... Sonra öyle devam edersin.

Dünya bir kahraman bekliyor; bir fikir kahramanı... Hadi bakalım, inşaallah’ bizden bekleniyor, bizde de bir fikir adamının yaşamaması için herşey mevcut... Bu millet fikir diye birşeyden anlamıyor, ama Allah ne gösterir... Biz fikircimizi yetiştirmeye bakalım... Bomboş bir devirdeyiz, bomboş! Ne kadar talihsiz bir nesiliz biz...»

- «Kaç sayfa bu?»

- «Kitap sayfasiyle herhalde 130 sayfa tutar efendim...»

- «Bizim ölçü, Rapor’a göreydi; neyse bakarız... Sen nasıl olsa herşeyiyle bana bırakmışsın. Büyük Doğu markası altında, bir nevi teminat oluyor satış bakımından... Tasavvuf Bahçelerini okudun mu?»

- «İlk çıktığında arkadaşlar getirdi efendim...»

- «BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLÂM TASAVVUFU’NU çok beğeniyordun...»

- «Çözüm çekirdeklerini buluyorum...»

- «Onun durumu ne bilmiyorum. Dağıtım ne yaptı, ne yapar... Herşey bir âlem!»

-V-

- «O mütefekkirden bahsettin mi?»

- «Roger Garaudy’den mi efendim?»

- «Komünistken müslüman olan...»

- «Evet efendim. Bir de Louis Althausser var. O da geçen sene intihar etti...»

- «Eee?»

- «Uç noktaya kadar gitmiş iki komünist fikir adamı; biri intihara gidiyor, öbürü İslâm’ı seçiyor.»

- «Mânâlandırman çok iyi... Müslüman olan fikir adamları?»

- «Serpiştirdim efendim.»

-VI-

Postallı demokrasi mimarlarından birkaçı hakkında:

- «Dışarıdan görülüyor, içerideki ahmaklar anlamıyorlar... Bana İslâm’a düşman üç isim söylediler... (...) ... Bunlar idare eden!»

-VII-

Ölçümüz ve gayemiz İslâm, İslâm için... Kendi şahıslarında davamızı Selânik eşeğine döndürenlerse, bizzat imha hedefimiz:

- «Ahmet Bey (Arvasi) söyledi... Ergun namussuzunu görüyor musun? Ahbes’e hakaret etti diye Orhan Apaydın’ı şikâyet etmiş... Olur şey değil!»

- «Efendim, bizden önce yanınıza gidip gelirken, ona duyulan antipati size yöneliyordu. Müslümanların nefret ettiği bir tip... »Müslüman mazlum ve mütevekkil olur. Oysa bu parti ağır sanayiden bahsederek maddiyatçılık yapıyor.» diyen adam...»

- «Namussuz... Sen nasıl şikâyet edersin yahu! Onlar bizim can düşmanımız ama, hastalığın teşhisinde haklı tarafları var... Bunun yaptığını görüyor musun?»

- «Ciğerindeki leke göründü!»

****************

-VIII-

- «Bir MESERRET kahvesi vardı, sonra pastahane... Birgün Tarihçi Emin diye biri Nazım’a bir şey söyledi... Nazım kalakaldı. Ne de olsa, içinde yaşadığı toplumun ahlâk ukdesi var. Ama nefs muhasebesi filân arama... Bir şey söylersin, «Benim şahsiyetim bozuluyor!» der, kaçar. Ahmak!..»

- «Üstadım, Danimarkalı bir kadın gazetecinin «Bizi Aşktan Koru» diye bir kitabı çevrildi... Melânette öyle uç noktalara gidiyor ki, söylediği lâflardan neye ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor...»

- «Ne diyor?»

- «Efendim, söylediklerinin tesiriyle anlaşılıyor ki, peygamberler olmasa insan cinsiyet mevzuunda bile bir ölçü sahibi olamazdı.»

- «Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı, bizim tezimiz. Ama insanda bir de fıtrat var...»

- «Efendim, insandaki istidadın peygamberlerin bildirmesiyle şuurlaşması... Zaten ilk insan ilk peygamberdi.»

- «Evet, şuur çekirdeğindeki görünüyor...»

- «Eğer gaye haz ise, ne ise o...»

- «İşte, Kur’an’da »hayvandan aşağı» diye sıfatlananlar!»

- «Efendim, zannediyorum İsviçre’de, ana-oğul, baba-kız evlenmeleri için kanun teklifi yapıldı...»

- «Olur şey değil! Ama onların ahlâkı da müsaade etmez ki! Kilise, şu, bu...»

- «Efendim, artık eskisi gibi hiçbir şey tepki görmüyor kanıksandı. Artık ıstırabı kalmadı!»

- «Ne güzel söylüyorsun, ıstırabı kalmadı... Adam gazete okurken, şöminenin ateşinden ayağı yanıyor... Bir hastalık var; yanmasına rağmen duymuyor! Yazdım. Istırap bile ilahî bir lütuf, şifa yerine geçiyor! Allah, Allah, ne haldir bu! Ne korkunç hale geldi! Hiçbir devir böyle bomboş kalmadı, hiçbir devir»

-IX-

- «Gençliğimde hep «yolun yarısındayım» derdim. Ömrünün sonunda insan, hamam külhanının sıcaklığını duyuyor; marsık kokusu, yanık kokusu dünyanın... Hani yaklaştıkça sıcaklığını duyarsın...»

- «Efendim, en güzel sözlerinizden biri; «gençliğinize güvenmeyin!» demiştiniz...»

- «Evet... Muazzam bir rüya gördüm...»

- «Hayırdır inşaallah!»

Anlatmadı!

-X-

Mânâların kat kat bina olunduğu vesile sözler:

- «Ver onları kurtul... Sana bir şey vereceği yok ama, rahat edersin! Hangi dersler?»

Sıraladım. Adli tıptan yardımcı olabileceğini söyledi.

- «İlaçlamaya, kesip biçmeye karşıyım... Biz görmüyorsak ölü duymuyor demek değil... Kaç sene oldu?»

- «15 sene efendim...»

- «Ohoo! Hava alıyor musun bu arada?»

- «Arasıra balık tutuyorum efendim...»

- «Ben de hava almak istiyorum; 15 ŞABANDA ÇIKACAĞIM. Biliyorsun Berat kandili... Araba sağlam değil mi?»

- «Sağlam, efendim...»

- «İyi... Beraber karşıya geçeriz. Artık görünme zamanın geldi... Kaçlıydın?»

- «50’li efendim...»

- «Tam çağın! Bizim Mehmet’ten 5 yaş küçüksün o zaman. İnşaallah!»

Sanırım 7 yaş.

- «Allah verdimi, çevreyle beraber oluyor. Allah Sevgilisi’nin devrini düşün: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali... Bizim devrimizse bomboş!.. Düşün, gerileme devrimizde bile kimler var: Bir Abdülhamid Han’ı düşün. Onun gibi kimse gelmedi tarihimizde. Bir Osman Paşayı düşün yanında... Bir tek suçu vardı Abdülhamid’in, bilir misin neydi?»

Bilmemem mümkün mü?

- «Merhamet...»

- «Tamam, merhamet; »«benim yüzümden tek damla müslüman kanı aksın istemem» diyen Hakan... Gittiler, «Kızıl Sultan» ismini taktılar. Dönmeler... Humeyni çok güzel bir söz söyledi: Gök gözlü kâfirler...»

Amerika-Rusya, İran-Irak, İslâm dünyası ve Türkiye, Ekonomi ve anarşi... Bütün bunlar konuşulurken, Üstad’da müthiş bir huzur, müthiş bir güzellik; ve onun nasıl dışa dönük ve eşya ve hadiseye pençesini geçirmek isteyici bir mizaca sahip olduğunu bilenlere ters, içe dönük... Bugün hiçbir şeyden o şeye yapışık bahsetmiyor ve birden, «gök gözlü kâfirler»den sonra sesi ve gözleri... Sesi ve gözleri... Celâl sıfatıyla maruf Üstadımın, ömrünce duymadığım bir şefkat nefesiyle saran sesi... Konuşurken, içini kollar ve uzun uzun sükût araları verirken, buradan sonra sanki konuşmuş olmak, konuşmayı uzatmak ister gibi kesintisiz konuşuyor. Dünya ve meseleleri öyle buruşuk ki, ne anlattığı mühim değil, gözümde yok; ama bu konuşması bitmesin...

Tabiî ki bitti... Ve ben, bunun perde önündeki son görüşmemiz olduğundan habersiz, zevkten kaç köşe olduğum meçhul, elini öpüyorum:

- «Dur, bakayım, sakal bırakmışsın...»

Yüzüm avuçlarının içinde. Eyvah! Kızacak mı?

- «Benim kadar olmuş, maşallah, maşallah, hadi bakalım.»

Sakala liyakat ve sakalla kıl arasındaki farkı anlamayan sersemler, vefatından sonra «nihayet sakal bırakmış olması» marifetinden bahsettiler. Bizse, sakalımızın sakal olmaması şuuruyla Üstad’ın azarlarına sonuna kadar hak vericilik şuurunu gösterdik...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Üstad - Kumandan başbaşa...
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AKINCILAR :: UMUMİ :: Tarih :: BD - İBDA Mücadele Tarihi-
Buraya geçin: